Proje Konusu
Bu proje kapsamında akademisyenlerin duygusal emek deneyimleri ve üniversite öğrencilerinin akademisyenlerden duygusal emek beklentileri incelenecek olup bu deneyimlerin ve beklentilerin toplumsal cinsiyete göre nasıl şekillendiği araştırılacaktır. Özellikle hizmet sektöründeki işlerde çalışanlardan fiziksel ve zihinsel emeğin yanı sıra duygusal emek sergilemeleri beklenmektedir. Duyguların yönetilmesini başlı başına bir emek türü olarak ilk kez ele alan Arlie Russel Hochschild (1983: 7) bu kavramı “başkalarında uygun zihinsel durumu üreten dış çehreyi sürdürmek için kişinin belli duyguları uyandırmasını veya bastırmasını gerektiren emek” olarak tanımlamıştır. Zihni ve duyguları koordine etmeyi, bedensel jestleri, ses tonunu ve yüz ifadelerini yönetmeyi kapsayan duygusal emeğin tanımlanması ve görünür kılınması, bu emeği piyasada alınıp satılan bir emek biçimi olarak kavramsallaştırır. Mal üreten bir toplumda ürettiğimiz mallara yabancılaşırsak, hizmet üreten bir toplumda da sunduğumuz hizmete yabancılaşacağımızı savunan Hochschild (1983) duygusal emeğin insani maliyetinin altını çizmiştir. İnsani ilişkilerin ticarileştiği ve metalaştığı durumlarda çok fazla duygusal emek sarf edilmesi çalışanların verdikleri hizmete ve çalışma sürecine (Hochschild 1983), kendi doğalarına ve diğer çalışanlara yabancılaşmasına (Brook 2009, 2011) neden olmaktadır.
Duygusal emek kavramı, farklı emek türlerini sınıflandırmanın ötesinde güç ilişkilerini ifade eder. Müşteri odaklı bir iş kültüründe çalışanın kendi duygularını düzenlemesi ve bir başkasında belirli bir duyguyu açığa çıkarması, eşitler arası bir değiş tokuş olmayıp o toplumdaki sosyal hiyerarşileri (toplumsal cinsiyet, sınıf vb.) yansıtmaktadır. Etkileşim halindeki sosyal aktörlerin sınıfsal konumu ve cinsiyeti duygu kurallarını belirlemekte ve daha az iktidara sahip olan tarafın daha sabırlı, ilgili ve uzlaşmacı olması beklenmektedir (Hochschild, 1983). Örneğin Hochschild’in (1983) belirttiği gibi kadınlar toplumda genel olarak daha düşük gelire ve güce sahip olduklarından dolayı bu güce ve olanaklara sahip kişilerin (erkeklerin) duygularını anlamak ve uygun davranış kalıpları sergilemekte ustalaşmakta, zamanla duygusal emek de bir kadın işi haline gelmektedir. İş ortamında ise ‘müşteri her zaman haklıdır’ düsturu duygusal emeği zorunlu kılmakta ve doğrudan müşteriyle iletişim kuran kişilerin müşteriye karşı duygusal emek vermesi beklenmektedir. Çalışanların birbirleriyle ilişkilerinde ise alt kademedeki çalışanlardan daha üst kademedeki çalışanlara karşı duygusal emek vermeleri beklenmektedir.
Duygusal emek, günümüzde pek çok iş kolunda olduğu gibi akademide de aranan bir özelliktir. Brown (1997) duygusal emeğin akademisyenlerin bireysel ve kendine özgü bir sorumlulukları değil, akademik yaşamın bir parçası olduğunu savunmaktadır. Üniversitelerdeki akademik personel ders vermek ve araştırma gibi iş yükünün yanı sıra iş sürecinin farklı noktalarında (öğrencilerle iletişim, yöneticilerle iletişim, araştırma ve bilgi aktarımı süreçleri) duygusal emek sarf etmektedir. Özellikle üniversite eğitiminin öğrencilerin yaşamlarındaki kritik bir geçiş dönemi olması akademisyenlerin duygusal emeğini gerekli kılmaktadır. Bu gerekliliğin yanı sıra ilkokuldan başlayarak tüm eğitim seviyelerinin özelleştirilmesi ve öğrencilerin (ve bazen de ailelerinin) üniversiteden beklentilerinin artması öğrenciler ve öğretim elemanları arasında farklı türde bir ilişki kurulmasına neden olmakta; öğrencilerin kaygı düzeyindeki artışla birlikte (LeBlanc ve Marques 2019) öğretim elemanlarının omuzlarına daha ağır bir yük binmektedir. Twenge (2009) ABD’de 2000li yıllarda üniversite öğrencilerinin eski jenerasyonlara göre daha talepkâr olduğunu ve yakın ilgi beklediğini göstermiştir. Bu durum akademide duygusal emek konusunu araştırılmaya değer kılmaktadır.